BİTMEDİM DAHA

Toz olup dumana karışasım var…

Toprak olup yere düşesim bir de.

Yeniden doğmak elimde değil evet,

Ama…

Ama kendimden yeni bir ben yaratasım var…

Yeniden sevesim var.

Özleyesim…

Sevgiliye özlemi iliklerimde hissedişim var.

Sevginin masumiyetine inanaşım var yeniden…

Yeniden on sekiz yaşında olamam biliyorum,

Evet ama…

Hayata yeniden, yine yeniden asılasım var.

Yanımda olan,

Yanımda olmaktan vazgeçmeyen bunca insan için,

Belki de sadece onlar için,

Yeniden nefes alasım var…

Yeşile sarılıp, güneşle ısınasım….

Tırmalayasım var,

Ömür denen şeyim yüzünü gözünü…

Kanatasım var, kabuk tutmamak için direnen tüm yaralarımı.

Feleğin çarkına,

Çöpçatanın çomağını sokasım var.

Cevabı bilsem de avazım çıktığı kadar,

“Neden ben” diye sorasım var…

“Çünkü en uygun sendin” diyen sesin sahibinin yüzüne,

Koskocaman bir tokat indiresim var.

Alıp başımı gidesim bir de.

Giderken kendimi arkada bırakışım…

Gülesim var burukta olsa,

Bana şu günlerimi layık görene…

Sevinme diyesim var bir de…

Hak diye bir şey yoksa,

Adalet diye bir şey var,

Adalet diye bir şey yoksa,

Haklının hakkını gözeten bir güç var diyesim var…

Haklının hakkını gözeten de yanımda olamayacaksa,

Ben varım diyesim var…

Sadece ben….

Bu bile yeter diyesim var,

Her şeye yeniden başlamama…

Ve

Yeniden kendim olmama.

ANKARA Eryaman 03.10.2010

posted under |

MUTLULUK TÜCCARI

Mutsuz bir kadını yutmuş, mutlu bir kadın var içimde.

Gülerken gözlerimin dolması onda…

İç içe geçmiş, mutlu, barışık yaşarken o iki insan içimde, kavgayı başlatan ben oluyorum çoğu kez.

Bazen de karşılarına geçip gülümsüyorum onlara…

O iki uç kadın, iç içe geçip içeme sığsalar da ben, asıl ben, hiçbir yere sığamıyorum…

Nereye gitsem, ne yapsam bir şeyler eksik; yaptığım, yaşadığım hiçbir şeyin tadı tam değil.

Bir yarımlık var elimi, kalbimi uzattığım her şeyde, adımımı attığım, içinde bulunduğum her ortamda.

Neden bilmem…

Belki.

Belki, bilirim de söyleyemem…

Sanki, yeşilin rengi, kırmızının tadı kaçmış.

Beyaz, artık eskisi kadar masum değil.

İlkbaharı sonbahardan ayıran tek şey sanki, yılın ayrı zaman dilimlerinde yer almaları gibi geliyor bana.

Güneş eskisi gibi yakmıyor.

Soğuk üşütmüyor.

Acıkmıyorum, doymuyorum da.

Her şey bana bol, hiçbir yere sığamasam da…

Özlemiyorum.

Beklemiyorum…

İstemek nedir, istememek ne çokta hatırlamıyorum.

Olmazsa olmazlarımın sayısı günden güne azalıyor…

Günden güne, ayaklarım daha da hızlanarak içime koşuyorum.

Umudum yok, umutsuzluğum da.

İçimde yeşermeye yüz tutan, belki de yarın bana tutunacak birer dal olacak kadar büyümeyi başaracak filizleri kendi ellerimle kırıyorum, yarın büyüyüp dal olmayı başardıklarında, nasılsa biri çıkıp kıracak diye.

Sırtımda taşımak zorunda kaldığım kırk iki yılın kırık dallarından yorgun düştüm.

O kırık dallar kurudu evet, yanmaya hazırlar ama yanmayı başlatacak ateşi tutuşturmak gelmiyor içimden.

“Hep böyle olmadın hatırla,

Canın her kırılan dalla çokta acımadı,

Çünkü sen her zaman,

En çok kendine tutundun” diyor içimdeki mutlu kadın…

Alaycı bir gülümsemeyle bakıyorum ona.

“Bak” diyor mutlu kadının içindeki mutsuz kadın.

“Bunu bile inkar ediyorsun” diye de ekliyor.

Susun diyorum, avazım çıktığı kadar bağırarak.

Ama sesimi ben bile duymuyorum.

Çünkü sesim yok artık…

Söyleyecek herhangi bir şeyim de…

Hayata, umuda dair bütün bildiklerimi yaşayıp tükettiğimi fark ediyorum o an…

Ellerimin gözyaşlarımı silmeye başladığını bir de...


Semiha GÖKTUNA 05.09.2010 Eryaman-ANKARA

(Üstteki yazıyı, hala umutla bir şeylere tutunduğumu görüpte mutlu olmaya çalışmamdan rahatsız olup, çizdiğim, çizipte dört elle tutunmaktan çekinmediğim, geleceğimin kara kalem resmini gösterdiğimde umutlarımı tırpanlarken bana aşılamaya çalıştığı umutsuzluğun beni nerelere götürebileceğini görmesini istediğim biri için yazdım.Çok arada bir, kırk yılda bir de olsa beni görmek istediği gibi biri olabiliyorum, her geçen gün o günlerin sayısı azalsa da.)

(Bu yazıyı okuyup da mutsuz olduğumu sanmayın.

Mutsuz olmadığımı bilsem de mutlu muyum bilmiyorum ama huzurlu olduğum kesin.

Debelenip durduğum, hatta kurtulmak için debelenmekten bile vazgeçip kendime mutlu hikayeler uydurup, onlara hiç zorlanmadan inandığım, inanmaktan başka yapacak bir şeyimin kalmadığını sandığım, bulanık bir denizden sahile çıkmayı yeni yeni başarmış biriyim.

Sahilin bir tarafında çıktığım bulanık deniz, diğer tarafında içinde neleri gizlediği belirsiz, yemyeşil, insanı çeken bir orman.

Ben hayata her zaman pozitif bakmayı başarmış bir insanım. Ne kaşım, ne gözüm ne de başka bir şeyim; gurur duyduğum tek şeyim bu tarafım.

Olumlu düşünme adına zayıf düştüğümü gördüğüm anlarda yeni ama gerçekçi yani olması muhtemel değil de istediğim takdirde olduracağım hayaller kurar, o hayalleri hedefim haline getiririm.

O hayallerin hemen yarın olması gerekmez, hatta ne kadar uzaksa (ki çok da uzak olmayacak) onlara ulaşmak adına çıktığım yolda giderken, adım adım huzur hissederim içimde.

Yolun sonunda varacağım yerin kara kalem resmini çizer, evimde en çok göreceğimi düşündüğüm bir yere asarım.

Astığım o resmi, yani geleceğimin resmini gördükçe içim ısınır, gülümserim.

İştahsızlıktan midemin sırtıma yapıştığı zamanlarda, o mutlu tablonun karşısında karnımı bir güzel doyurduğum çok olmuştur ya da bulanık denizde çırpındığım bir güne döndüğümden uykumun kaçtığı bir çok gecede kıvranırken, evimin o çok işlek yerine astığım resmi görüp gülümseyerek, kendimi huzurlu bir uykunun kollarına bırakmışlığım hiç de azımsanacak sayıda değildir.

Benim yaptığım bir çeşit, mutlu hissetme yöntemi.

Zaten demezler mi?

“Mutluluk; istediklerimize ulaşmak değil, isteklerimize ulaşırken içinde bulunduğumuz anda hissettiğimiz iyi duygulardır” diye…

Bence de öyle, yani mutluluk bir süreç işi, sonuç değil.

Çünkü her ne istiyor ve ona ulaşıyorsak, o “büyük özlem”e kavuştuğumuzda o artık bizim olduğundan, eski uzak, belki de biraz şüpheli konumunu kaybetmiş, artık bizim olmuştur ve birkaç zaman sonra hayatımızdaki varlığının değeri bile unutulacaktır, kesinlikle unutulurda.

Öyleyse niye bir şeylere ulaşmak için mutlu olmayı bekleyelim ki?

Biz en iyisi o beklentilere ulaşmak adına çıktığımız yolda mutlu hissetmeye bakalım, o yolda mutlu olmayı başaramamışsak, bilin ki vardığımız noktada ki varırsak tabi hissedeceğimiz mutluluğun ömrü çok kısa olacak.

Hayat bir andan ibaret, yarınımız var mı kimse bilemez. Belki o anlar birleşip elli, altmış, yetmiş yıl edecek…

Böylesi bir durumda mutlu olmak; mutluluğa kavuşmak adına beklemek mi akıllıca, yoksa beklentilerimize kavuşacak akılcı yollarda ilerlerken kendimizi iyi hissetmek adına yapacaklarımız mı?

Beni her zaman çıktığım yol mutluluğa götürmese de, o yolda ilerlerken mutlu olmayı başardım.

Yani sonuç değil de süreç mutlu etti beni.

Bakıyorum çevreme kimse çokta mutlu değil, hatta neredeyse herkes bulunduğu yerden şikayetçi. Bu duruma hiç şaşırmıyorum artık.

Şaşırdığım tek şey var, bazı kişilerin ki güya onlar bizim iyiliğimizi istiyor; içinde bulunduğu durumda kendini mutsuz hissetmesi kaçınılmaz olan ve öyle görünmesi beklenen benim durumumda olan kişilerin, kendini mutlu hissetmek adına olması kuvvetle muhtemel beklentilerinin resmini yapıp, onunla mutlu olmaya çalışması karşısında, “senin umuda değil umutsuzluğa sarılman gerekiyor” tarzındaki yaklaşımları.

Bu tip mutsuzluk tüccarlarının tek gerekçesi de “ya beklediğin olmazsa, sonra çok üzülürsün” oluyor.

Gerçekçi olan kim?

Bu yazıyı okuyanların kendilerine bir soru sormalarını istiyorum, acizane olarak.

“Bir şeyi, ama olması kuvvetle muhtemel bir şeyi hayal edip beklerken, olumlu duygular eşliğinde, geçen süreç mi mutlu eder insanı, yoksa ya hayaliniz gerçekleşmez de bir gün üzülürsünüz diye olumlu hayaller kurmak yerine tamamen olumsuzluğa yönelmek mi daha akıllıca?”

Bu soruyu sorun kendinize ve cevabınızı verin.

Cevap veremiyorsanız eğer kendinize bile, yazımın ilk bölümünün bittiği “ Eryaman- ANKARA” dan sonraki bölümü yeniden okuyun lütfen, inanıyorum ki eğer yeniden ama bu kez daha dikkatli okuduğunuzda cevabınız benimle aynı olacaktır.

Diyelim ki olması kuvvetle muhtemelken, mutlu mesut beklediğimiz şey gerçekleşmedi.

Ne kaybederiz? Değil mi ki biz o beklenti içinde mutlu olmuşuz.

Ya da şöyle diyelim; mutsuzluk tüccarlarının yaklaşımına göre, hiçbir şey beklemeden, hedefsiz, umutsuz bekle ki sonradan üzülmeyesin.

Beklediğimiz şeyin, gerçekleştiği andan itibaren hayatımızdaki varlığının sıradanlaşmaya başlayacağı gerçeğini göz önünde bulunduracak olursak, sizce mutluluk tüccarlığı yapan benim gibileri mi ciddiye almak lazım, yoksa mutsuzluk tüccarlığı yapanları mı?

Bu da ikinci sorum.

Güle güle cevaplayın…

Ve lütfen gülmeye devam edin benim gibi, herkese, her şeye rağmen…

Semiha GÖKTUNA 05.09.2010 Eryaman-ANKARA

posted under |

BİR BEN SEVDİM

Aslında hiç kimse sevmedi

Bir ben sevdim seni.

Severmiş gibi değil

Kana kana sevdim

Tıka basa sevdim

Dolu dolu sevdim.


Aslında kimse sevmedi seni

Sevmekten çekindi

Oysa ben yana yana sevdim

Bile bile sevdim

Aklımdan zorum var gibi

Aklıma silah dayarcasına.


Mecburmuş gibi

Ve

Başka çarem yokmuşcasına.


Bir ben sevdim seni

Aslında bir sen sevmedin beni

Herkesi sevdiğin gibi.

(Bu şiir bana ait değil.Yazanın kim olduğunu da bilmiyorum maalesef, o nedenle ismini burada yayınlayamıyorum.) 25.07.2010

posted under |

AŞKI NASIL BİLİRSİNİZ?

Aşkı bilir misin diye sordu bu gün bana biri.

Bilmez miyim?

Kim sevmez bir kirazı dalından koparmayı, eğer o kirazı kendi elleriyle sevdiğinin ağzına götürecekse?

Kim eline ağır gelen market poşetlerinden hayıflanır, o poşetlerin içindekilerle aşık olduğu kişiye mükellef bir akşam yemeği hazırlayacaksa?

Kim sabahlamak istemez, aşık olduğu kişinin sadece karnı ağrıyor diye müşaade altında tutulduğu hastane kapısında?

Aşkı sever misin diye sordu bu gün bana biri.

Sevmez miyim?

Kim aşık olduğu kişi üşüdüğünde elinin ayağının sıcacık olmasından hoşnut olur?

Hangi aşık günün ilk ışığını beklemez sabırsızlıkla, saat yedide uyandığını bildiği sevdiğinin sesini duymak için?

Kim, hangi aşık gittiği bir alış veriş merkezinde gördüğü şeylere sevgilimi çağrıştıran ne var burada diye bakmaz?

Kim aşık olduğu kişiye elindeki ekmeğin en güzel yerini vermez?

Kim, evet kim sıcak bir yorganın altında aşık olduğu, sevdiği kişiye ait başka bir sıcaklığı aramaz?

Aşk sence ne diye sordu bu gün bana biri.

Aşk dedim;

Her şey….

Gülen en güzel yüz…

En sıcak el…

En güzel ten kokusu…

Aynı duşun altında buharlaşmak…

En olmaz anda ihtiyaç duyulan bir soluk…

Kulağın en çok ihtiyaç duyduğu ses…

Gel demek, belki en olmaz anlarda…

Olmazsa olmazların en başında biri…

Gelmezse öleceğine inandığın biri bir de…

İnandığın ölümüne…

Sevdiğin her şeyinle…

Uğrunda ölüp ölüp yeniden dirildiğin, her defasında yeniden ölüp dirilmeyi göze aldığın…

En olmazı olur yaptığın…

Beyaz…

Gri bazen…

Gece karanlığında aranılan küçücük bir ışık huzmesi, gördüğünde dört elle sarılmaya hazır olduğun…

Ateş rengi bir sıcaklık…

Güneş batışında deniz manzarası, denizden uzak şehirlerde bile…

İçinde bulunduğun bedene şükretmek…

Kendini sevmek…

Kendinle birlikte herkesi yeniden, yine yeniden sevmek…

Af etmek, seni kıranları, birilerini kırdığın için kendini bir de…

Kucaklamak, var olmak adına ne varsa…

Bir de yoksunluklarına gülümseyebilmek...

Kendini yeniden, yeni bir benlikte yaratma isteği…

Radyoda çalacak bir sonraki parça…

Saçının o gün daha güzel görünmesini isteme duygusu…

Bir gün önce seni boğan yağmurlu sabaha o gün gülümseyebilmek…

Uykulu sabahlarda gözünün dört açıldığının ayrımına varmak…

Cep telefonunu daha bir derinden sevmek…

Yaktığın sigarayı gülümseyerek söndürmek…

Olmayan, yetmeyen neyin varsa içindekilerle, içindekilerin yetisiyle mutlu hissetmek…

Gülümsemek…

Ağlamak belki de bazen, şükür duygusu eşliğinde…

Derin derin düşünürken yakalamak kendini…

İki gün önce giyip hoşnut olmadığın pantolonun o gün sana daha bir yakıştığını hissetmek…

Annenle daha bir sevecen konuşmak…

Kimsenin seni beklemediğini bildiğin bir eve daha bir mutlu girmek...

Okuduğun kitaptan etkilendiğin paragrafları o yanında değilse bile içinden sessizce onunla paylaşmak, o duymasa da sevdiğin paragrafları ona okuma duygusu…

Aldığın bir çikolatayı tek nefeste bitirebilecek kadar şekere ihtiyacın olduğunda bile en tatlı yerini ona bırakma güdüsüne karşı koyamamak…

Beklemek…

Aramasa da beklemekten vazgeçmemek…

Aramayacağını bilmek ama yinede umut etmek…

Umut…

Hayal…

Yarı sarhoşluk…

Tam bir delilik…

Aşk ne sence diyen kişi, ben bunları sıralarken tamam dedi, değil dedim söyleyeceklerim bitmedi daha.

Aşk aldanmadır, eğer karşındaki aynı şeyi yaşamıyorsa seninle aynı boyutta…

Tamam dedi arkadaşım bu kadarı yeter, yetti hatta dedi.

Yetmedi dedim, en azından bana…

Aşk eğer doğru adreste yaşanmıyorsa tükeniştir…

Bitiştir…

Sıfırı görmektir…

Sus dedi arkadaşım, susmaya hiç niyetli değilim, en azından son sözümü söylemeden.

O zaman son sözünü söyle dediğini duyduğumda, zaten söylemek istediklerime son noktayı koyacak cümle ağzımdan çıkmak üzereydi.

Adam gibi sevecek yüreği olanlar gelsin bu er meydanına.

Semiha GÖKTUNA ANKARA-Eryaman 15.07.2010

posted under |

FENA MI OLUR

Ben, başımı dizlerine koysam,

Sen, saçlarımla oynasan.

Ben, fıkralar anlatsam,

Sen, katıla katıla gülsen,

Derken, uyuyup rüyaları yaşasak.

Ve çok geç sabah olsa.

Ben, günaydın desem,

Sen, burnumdan öpsen.

Söyle, fena mı olur.


Semiha GÖKTUNA ANKARA-Eryaman 25.05.2010

posted under |

YALAN DA OLSA

Yalanlardan bir dünya kurdum ikimize,

Fosforlu yalanlardan.

Yalan bu ya;

Benden başkasının elini tutmazmışsın.

Bakmazmışsın bana baktığın gibi hiçbir kadına.

Aklın fikrin bendeymiş,

Benim içim sızlasa,

Senin elin ayağın dolanırmış.

Beni mutlu görebilmek için her şeyi yaparmışsın.

Yalan bu ya;

Ayrılık ne kelime,

Beni kaybedersen öleceğine inanırmışsın.

Kaybetmemek için beni, her şeyi yaparmışsın.

Yalan bu ya;

Hep doğruyu söylermişsin bana.

En af edilmeyecek şeyi bile yapsan,

Doğruyu söylediğini bildiğimden,

Af edermişim.

Yalan bu ya;

Sen bir yana dünya bir yana der,

Sarılırmışsın bana.

Sevgimiz her şeyin üstündeymiş,

Mutluymuşuz,

Hem de çok mutlu,

Yalan bu ya.


Semiha GÖKTUNA ANKARA-Eryaman 25.05.2010

posted under |

EVİM; CENNETİM VE CEHENNEMİM

Eski zamanda bir adam “hayatın anlamı”nın ne olduğuna kafayı takmış.

Kütüphaneler dolusu kitaplar, bilginler, alimler, göklere yapılan yakarışlar; hiç biri ona yeterli cevabı verememiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş.

Koca dağları aşmış, “hayatın anlamı”nı bulmak uğruna uçsuz bucaksız çölleri geçmiş, engin denizleri aşıp en ıssız kentlere bile gidip herkese sormuş ama zaman da bir yandan geçip gitmekteymiş.

Tam umudunu yitirmek üzereyken bir köyde insanlar, karşıki dağlarda yaşayan aksimi aksi bir bilgeden söz etmişler. Zirvede yüksek duvarlar ardındaki bir bahçede yaşayan bu bilgenin her soruya bir cevabı varmış.

Zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı zirvedeki bahçeye ulaşmış ama bilge ona kapılarını açmamış. Yüksek duvarların önünde yakarmış ve sonunda bilge insafa gelip ona kapıyı açmış.

Kapıdan içeri giren adam sonunda “hayatın anlamı”nın ne olduğunu sorabilmiş bilgeye.

Bilge; “ sana bunun cevabını söylerim ama önce sınavdan geçmen gerekiyor” demiş, adam da kabul etmiş.

Bilge, küçük bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytin yağı doldurmuş “şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel, ama kaşıktaki zeytinyağı bir damla bile eksilirse kaybedersin” demiş.

Adamın gözü çay kaşığında, bahçedeki patikayı takip edip, bahçeyi turlayarak gelmiş, işte demiş adam “kaşıktan bir damla bile eksilmedi, söyle bana artık hayatın anlamını…”

Bilge; “acele etme, istediğin cevabı alacaksın, önce bana bir anlat, o gezdiğin bahçe nasıldı?” diye sormuş.

Adam şaşkın; “ama ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki, bir damla bile dökmemem gereken zeytinyağı vardı orda” demiş.

Bilge, “şimdi yeniden bahçede dolaşacaksın, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi de inceleyeceksin” demiş.

Adam tekrar bahçeye çıkmış, geri geldiğinde bilge, adama “bahçe nasıldı?” diye sormuş.

Adam gördüğü güzellik karşısında büyülendiğini anlatmış “hayatımda gördüğüm en güzel bahçe bu. O çiçekler, o ağaçlar, akan sular harika” demiş.

Bilge ona “sen bu bahçeyi daha önce de gezmiştin, bir damla bile yağ dökülmemişti ama şimdi ise kaşığında hiç yağın kalmamış” demiş.

Ve eklemiş…

“Hayat senin bakışınla anlam kazanır ya, sadece bir noktayı görürsen hayatın akıp gider ve sen farkına varmazsın ya da güzelliklerin tam ortasında hayatını yaşarsın ama son sahnedeki sorumsuzluk sana acı gelebilir. Hayat senin bakışında gizlidir, şimdi kendine sor, ikinci bir kez sen bu bahçeyi gezebilecek misin? Hayata bir daha bak, bu sana sunulmuş en güzel armağan” demiş.


-BİTTİ-

Evet bitti, yani yukarıdaki anlatı bitti, şimdi de benim anlatım başlıyor.

O’nunla on yedi yıl öncesinin Çanakkale’sinde tanışmış, tanışır tanışmaz da her nasılsa, birbirinizin en önemli kişileri oluvermiştik. Devamında gelen zaman; önce beni Eskişehir’e, birkaç ay sonra da O’nu ankara’ya sürmüş, aynı şehirde yaşama lüksümüzü elimizden almıştı. Zaman, sonrasında da boş durmayıp, yaşadığımız şehirleri değiştirmeye devam edecekti.

Ben daha Ankara’da yaşamaya başlamadan yıllar önce, O’nu ziyarete geldiğim bir gün, Ata Kule’de yemek yemiştik birlikte. Aradan on yılı aşkın bir zaman geçti. Ben onun Ankara’sına geldiğimin altıncı ayında o buraları bana bırakıp gitmek zorunda kaldı. Ama esas olan doğruluksa ve sağlamsa bir şeyler zaman ve zemin nedir ki diyenlerdenmişiz ki ikimiz de ayrı geçen zamanlarımızda, bir gün yeniden buluştuğumuzda birbirimize büyük bir heyecan ve keyifle anlatabilecek bir sürü şey biriktirebilenlerden de olduk.

On yedi yıldır birbirimizi sevmekten bir gün bile vazgeçmeyerek, hayatımıza girip çıkanlar olsa da, birbirimizin hayatındaki ikimize ait o yeri, o sağlam yeri hiç kimseye kaptırmayarak, hatta zaman gelip birbirimizi incitip kırmış olsak da birbirimizden uzaklaşmayıp, uzaklaşamayıp, herkese kısmet olmayacak derinlikte sevgili, dost, arkadaş hatta bazen aile ötesi bir birliktelik yaşadığımız; hayatımın vazgeçilmez üç beş kişisinden biri olan kişiyle “ kişi diyeceğim, ona tek bir sıfat yakışmıyor çünkü” yıllar önce Ata Kule’de yediğimiz o yemediğin tekrarını yaşamak için bu hafta sonu aynı masaya oturup aynı yemekler eşliğinde, yine aynı içkileri içerken, hayatımızı didikledik.

Konuşmanın bir yerinde hüzünlendiğimi görüp “dinle bak sana ne anlatacağım” dedi.

“Tabi anlat ama anlattıklarında nasihat olmasın lütfen, sen güçlüsün gibi lafları kaldıracak durumda değilim” demeye fırsat bile vermeden yukarıdaki anlatıyı dillendirdi.

Anlattım da ne iyi ettim değil mi, bakışını görünce, teşekkür edip ağzına sağlık demek durumunda kaldım ama “Kim yazmış bunu” diye sormadan da edemedim, duyduklarımdan etkilenmiştim etkilenmesine de biliyordum, on dakika sonra ne o adam kalacaktı aklımda, ne o her soruya cevap bulan bilge.

“İnternette Lider diye bir siteden okudum ve biliyor musun? okur okumaz bunu sana anlatmam lazım diye düşündüm” dedi.

“Bunun için mi bu kadar ısrar ettin bu hafta sonu Ankara’ya gelmekte” diye sorduğumda aldığım cevap bana hiç ilginç gelmedi.

“Evet” dedi hala işe yarayacağını düşünerek.

“İyi düşünmüşsün, sen zaten hep iyi düşünürsün, bir de ben iyi düşünmeyi becerebilsem” diye mırıldanırken, O lafımı bölmüş “tamam, yaşadıkların kolay değildi, seni anlıyorum ama sen benim tanıdığım en güçlü kadınsın, bakma öyle pis bir şeye bakıyormuş gibi, karşındaki benim, gerçek hayata dön ya da dönme ben burada olacağım, karşında, yanında nerde istersen” deyip ona daha bir pis pis bakmamı sağladı.

Güçsüzdüm, hem de hiç olmadığım kadar, kimse beni anlamıyordu evet ve üstelik beni anlayanları da ben anlamıyordum, onlar ne yaşamıştı ki beni anladıklarını sanıyorlardı, hele ki ben bile kendimi anlayamazken.

“Bak” dedim, garsonun doldurmasını sabırsızlıkla beklediğim şarap kadehinden büyükçe bir yudum aldıktan sonra.

“Bak, bu aralar en nefret ettiğim şey, seni anlıyorum ama ile başlayıp her hangi bir şekilde biten, herhangi bir cümle. Söyle bana şimdi beni kim, niye anlasın ki”

Sustum, O da sustu.

O,suskunluğunda beni izledi, yan gözle.

Bense içimi dinledim.

“Kendi kendine konuşma lütfen, aklından geçenleri dillendir, ben bunun için buradayım” diye söylenirken, diyeceği başka şey var mıydı bilmiyordum, bu kez lafa giren ben oldum, ötesini berisini düşünmeden.

“on yedi yıldır tanıyorsun beni, seninle tanıştığımda ben yirmi dört yaşındaydım.”

“Biliyorum canım” diye mırıldanmaya başladığında “ beni dinle lütfen” diyerek susturdum O’nu.

“Sana bir soru soracağım ve sen aklına gelen ilk cevabı, üzerinde düşünmeden söyleyeceksin” dediğimde , “Sor ama zor olmasın” diye takıldı, biraz gülümseyen biraz da gergin bir tavırla.

“Sen benim evimin hangi odasındasın?”

“Bu nasıl soru anlamadım”

“Aklına gelen ilk cevabı vereceğine söz vermiştin, hadi cevabını alayım”

“Soruyu anlamadım ki, zaten öyle bir söz verdiğimi de hatırlamıyorum”

“Anlarsın, anlatırım, sen evimin hangi odasında olduğunu söyle önce”

“Seni çok iyi tanırım, bu sorunun altında çok önemsediğin bir mesele yatıyordur mutlaka, meseleyi anlayana kadar susma hakkımı kullanmak istiyorum”

“Susma hakkın yok”

“Var, anlamadığım soruya verdiğim cevap muhtemelen doğru cevap olmayacak, o nedenle sen sorunu anlayacağım şekilde sorana kadar cevap mevap yok sana”

“Pekii o zaman şöyle yapalım; şimdi sen beni bir ev olarak düşün. Dış kapıdan girdiğinde genişçe bir antreye açılan oturma ve yatak odası, salon, mutfak, banyo, tuvalet yani anlayacağın bir evde olması gereken bütün odalara sahip bir evim ben. Buraya kadar anlaşıldı mı?”

“Evet de lafı nereye getireceksin”

“Sorumu tekrar soruyorum ‘sen benim evimin hangi odasındasın’ hadi biraz düşünmen için süre de vereyim sana”

“Cevabı birlikte bulalım mı?”

“Daha neler, senin kendini o evin hangi odasına ait hissettiğini merak ediyorum sadece, yoksa ben cevabı biliyorum”

Oturduğu sandalyede bir iki kıpırdanıp biraz düşündükten sonra tahmin ettiğim cevabı verdi.

“Ben o evin bütün odalarındayım”

Susup gülümseyerek yüzüne baktım.

"Öyle değil miyim sence de?” diyerek verdiği cevabın kabulünü görmek istedi.

Benden cevap alamayınca “doğru cevap bu değil mi?” diye sordu bu kez de.

“Evet doğru cevap bu ama eskiye ait doğru bir cevap”

“Eskimesini sen istedin”

“Ben mi istedim” diye sordum, elimdeki tamamı boşalmış kadehle kendimi işaret ederken.

“Sen istedin evet, ben bütün kapıları açmıştım sana hatırla lütfen ama sen o kapıların hiç birine girmek istemedin”

“İstedim ama istemek yetmedi, açtığın kapılardan birine girseydim, girdiğim kapı tam olarak kapanmayacak aralık kalacaktı, içeri dışarısının pisliği girecekti, yazın sıcağı, kışın soğuğu bir de”

“Korktun sen, sadece korktun”

“Evet, korktum belki de ama boşuna değildi korkularım. Bak korkuyu arkama atmayı başardığım ama iki ay önce bitirmek zorumda kaldığım evliliğime, o evde, dış kapı da sıkı sıkı kapanmıştı üstelik ya da ben öyle olduğunu sanmışım, dışarıdan pislik girmeyecekti, girenleri de ben temizlemeyi başaracaktım,buna inanıyordum, hani ben çok güçlü bir kadınım ya ama olmadı, yine olmadı, temizlemekten yoruldum o evi, ısıtmaktan da,soğutmaktan da. “

Sustuk ikimiz de.

“Şarap bitti mi?” diye sormak için ona baktığımda garsona gelmesi için işaret yaparken buldum onu.

Kadehleri elimize aldığımızda “biterse yenisi gelir” dedi, ima ettiği şeyi anlamamazlıktan geldim.

“İçime yerleştirdiğim kişi, evimin tüm odalarına aynı ölçüde değer vermiyor, böyle olunca da bende değişen bir şey olmuyor, giden gidiyor bana kalansa o evi sil baştan yeniden düzene sokmak, niye bütün bu çabam peki, ee cevap belli, bir başkası gelip her şeyi alt üst etsin diye değil mi”

“Hayat bu zaten, ama herkes kaçmıyor senin gibi”

“Kendine saygı nerde peki; onur, sevgi, güven, ait olma güdüsü, hiç mi gerek yok bunlara”

“Var tabi, ama artık insanlar bütün bunları tek bir kişide bulamayacağını öğrendi”

“Yani her bir duygusal ve bedensel ihtiyaç için ayrı bir kişi bulacağız kendimize”

“Her biri için ayrı ayrı kişi olmayabilir tabi ama ya bunların tamamını aramaktan vazgeçeceksin aynı kişide ya da hepsine ihtiyacın varsa neyi kimde buluyorsan onu onda yaşayıp öyle mutlu olmaya çalışacaksın”

“Oldu” deyip kadehte kalan şarabı bir dikişte bitirdim.

“Olmaz biliyorum, en azından senin için olmaz, sen istiyorsun ki çok seveyim ve aynı ölçüde sevileyim, güveneyim ve bana güvenilsin, saygı ve ait olma güdüsü de çabası, sanıyor musun ki böyle bir ilişki var, yok böyle bir şey anla artık lütfen, ha bak bunları bulacağın birini beklemek istiyorsan sen bilirsin tabiî ki. Öyle bir durumda da hayatın dışında kalıp sadece seyirci olmakla yetinmeyi göze alacaksın, bunu da aklından çıkarma tamam mı canım?”

“Oldu, aa bak bu gün ne kadar uysalım, hep oldu diyorum değil mi?” dediğimde ” ben çok iyi bilirim senin uysallığını” deyip boşalan kadehlerimizi doldurdu yeniden.

“Ne demişti senin bilge ‘elinde kaşıkla bahçeyi dolaşırken, bahçeyi de inceleyeceksin, aklın, gözün sadece o kaşıkta olmayacak’ böyle demişti değil mi?”

“Evet aynen öyle demişti”

“Eline aldığın kaşıktaki dökülürse dökülsün, sen çevrenin güzelliğiyle ilgilen, kaşık senin elinde olmakla sorumluluğu sana ait olsa da mühim değil, dökülen dökülsün, sen yeter ki vicdan yapmamayı bil, hayatın anlamı da bu zaten, bilgenin söylediklerinden çıkarmamız gereken bu değil mi?”

“İçine ettin”

“Ama öyle değil mi? Sen çevrenle ilgilen, sadece elindekine takılıp kalma demiyor mu bilge?”

Sustu yine.

Bir sigara yakıp ben de sustum.

Sigaramı küllükte ezerken “ niye böylesin?” diye sordu.

“Sen niye böylesin?” diye cevap verdim.

“Sevince seviyorum, seviyor olmak yetiyor bana, ne verirse aldığımla yetinmesini biliyorum ben” dedi.

“Ben bilmiyorum, bilmekte istemiyorum, o evin her odasına aynı ölçüde değer verecek biriyle karşılaşana kadar da verilenlerle yetinmeyeceğim. Kimse o eve sadece yemek yemek için, yada misafir odasını, ne bileyim yatak odasını kullanmak için giremeyecek, hiç kimse ama hiç kimse sadece tuvaleti kullanıp pisliğini bana bırakıp gidemeyecek gitse de geri dönemeyecek, sen gel ben de yıkan paklan git, sonra sadece banyoyu önemseyen biri değilmişsin gibi geri gel ve geldiğinde sanki bütün evle ilgiliymişsin gibi karşılanmayı bekle, oldu canım.”

Yüzüme baktı anlamaz anlamaz, dayanamayıp yine başladım konuşmaya.

“Birisi benim hayatıma girecekse, biz şimdi bu hayatı ev olarak tasfir ettik ya ev üzerinden konuşmaya devam edeyim en iyisi, bu eve giren kişi her odanın hakkını verecek anlatabildim mi?”

“Anlatabildin canım, seni zaten anlıyorum da sen beni anlamak istemiyorsun”

“Kim demiş anlamıyorum diye, bal gibi anladım seni. Bırakta bildiğim gibi yaşayayım hayatımı. Sen beni niye sevmekten vazgeçmedin bu kadar yıl, bu kadar kişi niye arkamda, yanımda ben baştan ayağa yanlışsam, ‘her çiçekten bal alırsın, sen kendini ne sanırsın, uslan artık deli gönül’ şarkısını söyleyemiyorum diye mi, yoksa o şarkı benim ağzıma hiç uygun olmadığı için mi?”

“Pes ediyorum” dediğinde oturduğum sandalyeden kalkıp onun oturduğu sandalyenin yanındakine oturup, sol elini avuçlarımın arasına aldım.

“Hadi” dedim “ en azından bu gün senin şu bilgenin dediklerini uygulayıp elimizdeki kaşığa bakmayı bırakalım ve içinde bulunduğumuz bahçenin tadına varalım”

“Olur” dedi kırık bir ses.

Ve kadehler yeniden havada buluştu.

Semiha GÖKTUNA ANKARA-Eryaman 23 Mayıs 2010

posted under |
Önceki Kayıtlar

Hakkımda

Fotoğrafım
1968 Çanakkale doğumluyum.Halen Ankara'da yaşıyorum ama en büyük özlemim İzmir'e yerleşmek.Orda renk renk sardunyalar ve salıncakla tatlandırılmış kocaman balkonu olan bir evin beni beklediğine inanıyorum.Derin yaralar aldığım kazalarım oldu. Ama hayata dört elle sarılabilme yeteneğim sayesinde atlattım. Gülebiliyorum hala, birileri benimle gülebiliyor,acıkıyorum, susuyorum, uykum geliyor, özlüyorum, sessizce, umutla ve gülümseyerek daha iyi günlerin gelmesini bekliyorum, sevme yeteneğimi kaybetmedim henüz ve kaybetmeye de hiç niyetim yok, inanıyorum önce kendime sonra kendine inanan herkese. Bunlar az şey mi? Bence herşey, sizce de öyle değil mi?

Fish


İSTERİM HERŞEY GÖNLÜMÜZCE OLSUN, YA DA OLAN HERŞEYİ GÖNLÜMÜZ KABUL ETTİN.ÖNEM VERDİĞİMİZ HERKES UZANABİLECEĞİMİZ KADAR YAKINIMIZDA OLSUN, BU KADAR YAKINLIK İSTEMİYORLARSA BİZİMLE, UNUTABİLECEĞİMİZ KADAR UZAĞIMIZDA OLSUN. İSTERİM Kİ HAYATIMIZA GİREN HER ŞEY MİDEMİZE GİREN BİR KURU LOKMA KADAR DEĞERLİ OLSUN...

Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

Followers


Recent Comments